UKELA DÜMBELEĞİ

TIMBIR TIMBIR BOYALAR

Cuma, Nisan 28, 2006
Burhan Öcal'ın oynadığı reklam neyin tanıtımını yapmaktadır?

Boş boya kutularını tımbırdatarak ürünün hangi özelliği vurgulanmaktadır?

Mesaj ne? "Boyası ile ilgili vurgulayacak bişey bulamadık ama kutuyu boşalttığınız zaman iyi ses veriyo" mu?

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

NEDİR BU ZAMAZİNGONUN DOĞRU İSMİ?

Çarşamba, Nisan 26, 2006
Konuya girişmeden önce yarınımızın teminatı sevgili gençlere (!) zamazingo kelimesinin anlamını vermek gerekecek. Devletimin resmi dil kurumu, kelimenin anlamını "zımbırtı" şeklinde özetliyor. İnternet sayfasını kurcalayarak "dost,metres" gibi başka bir anlamı olduğunu ben de yeni öğreniyorum.

İyi de zımbırtı ne demek?
Adı hatırlanmayan veya söylenilmek istenmeyen ufak ve değersiz bir şeyi anlatmak için kullanılan bir söz imiş.

Konu ne zamazingo ne de zımbırtı. Yıllardır kafamı kurcalar durur; bu arabaların arkasında bulunan ve yanmış yakıtı dışarıya duman şeklinde gönderen aletin doğru yazılışı nedir?
Ben yıllarca bunun egsoz diye yazıldığını sanıyordum. İlk defa tamircinin birinde eksoz şeklinde görünce kendimden şüphe etmeye başladım. Birkaç yıl önce Sefaköy'deki bir tamircinin ekzost şeklindeki tabelasında görünce ilkin güldüm ama sonra "ya doğrusunu bu adam biliyorsa" diye düşünmeden edemedim. Evet, ya doğru yazılışı ekzost ise? Parayla imlanın kimde olduğu bilinmezmiş. :-)

Ondan sonra nerede tamirci, parçacı görsem tabelalarına dikkat etmeye başladım. Herkes kafasına göre takılıyor valla... Eksos diyen de var egsos,egzoz,ekzos,egzos diyen de... Altı üstü beş harflik (altı mı yoksa) bir kelimede bu kadar çeşitleme yapılabilmesine çok şaşırıyorum. Kendi kendime "ulan" diyorum "yoksa... bunların herbiri ayrı birer alet midir. Mesela egsoz, motor hacmi 1600 cc'ye kadar olan binek araçlarınki midir? Ekzost, altı dingilli araçların duman bacası mıdır?"

Devletimin dil kurumunun internet sayfasından imla kontrolünü yapabiliyorsunuz ama onu da ben çözemedim. Aranan kelime bulunamadı diyor sürekli. Doğrusunu bilsem yani senin veritabanındaki gibi yazabilsem sana niye sorayım?

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

FUTBOLCU NE ANLAR HOŞAFTAN

Çarşamba, Nisan 26, 2006
Dört-beş yıl önce boya firmalarından biri reklamlarında futbol dünyasının tanıdık yüzlerini oynatmaya başladı. Şu sıralar başka markalar da bu gruptan insanları reklamlarında gösteriyor.

Bu reklamların ortak özelliklerinden birisi, bir kaç ayak hareketi yapıldıktan sonra boya-badana işinden para kazanan kesime gaz verilmesidir. "Ustalar en iyisini bilir" gibi şeyler işte...

Hatırlayınız; doktordan satılık diye araba ilanları vardır. Sanırsın ki bunlara fakültede motor dersi de verildiği için arabalarını çok temiz kullanıyorlar. Düzenli olarak kaputu açıp motoru kontrol mü ediyorlar?
Doktordan olsa ne olur, kasaptan olsa ne olur? İkinci el piyasasında araba sahibinin yaptığı iş, arabanın fiyatını etkiliyor mu acaba? Eğer böyle ise sahibinden.com sitesinin arama kriterlerine araba sahibinin mesleği gibi bir seçenek koyması iyi olur.
Yukarıdaki duruma benzer bir durum futbolcular için de mi geçerli? Yani antrenman sonrası bunlar ellerine boya tenekelerini ve fırçalarını alıp biryerleri mi boyuyorlar? Bu derin (!) boya bilgisinin nereden kaynaklandığını şahsen çok merak ediyorum.

Yoksa asıl amaç, beyni kafatası yerine başka bir yerinde duran, futboldan başka konuştuğu, düşündüğü birşey bulunmayan "salla fırçayı al parayı" felsefesindeki meslek erbabını mı tavlamaktır?

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

DİZİ SEYRETMEDİĞİMİ NASIL İSPAT EDEBİLİRİM?

Cuma, Nisan 14, 2006
Yazılardan birinde "dizi izlemiyorum" diye yazmıştım... Dizi seven birini incitmişim herhalde, bilemiyorum.
Neyse, konu o değil şimdi. Ben dizi seyretmediğimi nasıl ispat edebilirim onu düşünüyorum. Arkadaşa "gel bi hafta ya da ay bizde kal" diyeceğim ama müsait midir bilemiyorum.
- E madem o zaman, dizilerden nasıl haberin oluyor ?
şeklinde bir karşı soru gelebilir.

Dizileri seyretmeden onlardan haberdar olmanın çok yolu var. "Dizi seyretmeyeyim ama ne olup bitiyor bileyim" gibi bir uğraş içine girmenize hiç gerek kalmıyor. 

Hemen hemen her yerde insanlar artık dizilerden ve dizilerdeki karakterlerden bahsediyorlar. Sanırsınız ki akrabaları... O kadar yakından biliyorlar. Bölümleri kaçıran biri olursa diğerleri hemen onun bu eksiğini kapatmasına yardımcı oluyorlar. Dizide bilmem kim ötekine ne demiş falan filan... Bir dağ başında tek başınıza yaşamıyorsanız ve duyma engelli değilseniz bunları duymamanız imkansız.

İşyerine geliyorum, bismillah demeden Aliye'den bahsediyorlar. Hırsız Polis'le ilgili doğru-yanlış yorumları yapıyorlar.
Ben yıllar yılı Kurtlar Vadisi olmadan yaşıyordum. Ne zaman ki birgün misafirliğe gittiğimiz yerde başka bir misafir grubunun Kurtlar Vadisi krizi tuttu ben Polat Bey'le tanışmış oldum. Misafirliğe gelmişsin işte... Otur "nasılsın iyi misin" muhabbeti yap, neler yaptıklarından filan bahset di mi? Hayır, sanki oraya dizi seyretmeye gelmişler. Reklam arasında "daha rahat seyretmek için" kendi evlerine doğru seğirtip gittiler.

Televizyon kanalları her reklam arasında illa ki en az bir dizinin tanıtımını da koyuyorlar. "Bu ne ara başladı " diye düşünüyorsun ama bir yandan da Fatma Girik'in , Müjde Ar'ın "nefes kesen" bir dizide oynadığından haberin oluyor.

Seyretmeden yazma konusuna gelirsek... benim yazdıklarım hep insanların davranışları ile ilgilidir. (Dizide kim ne yapmış yazamam...) Kendisinin her bir derdi bitmiş gibi hayali bir kahraman için üzülünmesi dışarıdan bakan biri olarak kusura bakmayın ama bana abuk geliyor.
Ha bir de gazete, dergi, alışveriş broşürü, el ilanı, kitap v.b. gibi kağıda basılı şeyleri okuma alışkanlığım var... Mesela oralardan, ölen bir dizi kahramanı için ölüm ilanı veren biri olduğunu okuyorsunuz. E haliyle şaşırıyor insan.
Ben böyle düşünüyorum ama bazılarına bunlar çok normal geliyor, biliyorum...
O nedenle bu sayfanın yukarılarında bir yerlerde "başkalarına normal gelenler bana abuk gelebiliyor" gibi birşeyler yazıyor.
Ben kendimin normal olduğunu iddia etmiyorum kesinlikle. Sizler gayet normal insanlarsınız. O nedenle hayatınızı dizi saatlerine, maç saatlerine göre ayarlıyorsunuz. Konuşmalarınızı raconlu kelimelerle süslüyorsunuz.
Sizin yerinizde olmak için çok uğraştım ama olmuyor ne yapayım... Oturup dizi seyretmeye çalıştım. Hırs yaptım. "Lan" dedim "benim de elalemle konuşacak en azından bir dizim olsun beee".

Tat alamadığım gibi etrafıma da ciddi rahatsızlıklar veriyordum. Diziyle ilgili olarak neden-niye türünde sorular sorup duruyordum. O nedenle bütün ev Asmalı Konak seyrederken ben cezalı gibi bir odada tek başıma kitap okuyordum. Misafirlikte muhabbet Kurtlar Vadisi'ne geldiği zaman benim "yarın erken kalkıcaz" cümlesi kurmam gerekiyordu.
Dizi konusunda o kadar çok şişkinim ki sayfalar dolusu yazabilirim.

Mesela siz hiç dizi seyrederkenki halinizin neye benzediğini merak ettiniz mi? Dizi ortamında kaçma imkanı olmadığı zaman sizleri izliyorum ben de... Bence dizilerden çok daha eğlencelisiniz.

Dizideki kızla oğlan ayrılacaktır mesea... Sesinizi kesersiniz, dünya durmuştur sizin için. Çerez tabağına uzattığınız eliniz havada kalır, gözlerinizi kırpmazsınız, çayı karıştırmayı bırakırsınız, nefesinizi tutarsınız.

Bazılarına şunu tavsiye ediyorum:
"Bugünlerde izlediğiniz ve çok beğendiğiniz bir dizi ile ilgili duygularınızı bir köşeye yazın. İki yıl sonra o yazdıklarınızı okuyun." Size de tavsiye ederim.

Bu ülkede hayatı durduran çok diziler oldu.
Dallas, Küçük Ev, Köle Isaura, Asmalı Konak gibi diziler tekrar yayınlandığı zaman niye reyting yapmıyorlar sizce?

Bugünün dizileri için hissettiklerinizi lütfen yazın. İki yıl sonra beraber okuyup güleriz.

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ukela Kimdir/Nedir?

Cuma, Nisan 14, 2006
Öküzün altında gezen buzağıdır.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

BOMBA GİBİSİNİZ MAŞALLAH!

Cuma, Nisan 7, 2006
Gezdiğim dolaştığım çoğu blogta okuduğum ve çevremde gördüğüm kadarı ile insanların asabiye seviyeleri çok yükselmiş durumda. Bahar geldi (yani, part-time olsa da gelip gidiyor), ağaçlar çiçek açmaya, börtü böcek uçuşmaya başladı ama çoğu kişi hala "kış uykusundaki" ayı veya patlamaya hazır bomba gibi dolaşıyor.

Hemen hemen herkes  lafı yanlış anlama modunda bekliyor öylece. Hani "birisi bana bişey desin de girişeyim şuna" şeklinde... Ne çok meraklıyız altta kalmamaya. Dediğim dedik, sana ne lan hödük gibi cümleler kurmaya...

Toplumumuzun kimi ağzı çok laf yapan, kaleminden kan damlayan "ulu kişileri" bunun televizyon dizilerinden kaynaklandığını iddia ediyor. Dizi seyretmeyen (valla billa) biri olduğum için bunlar ne kadar etkilidir bilemiyorum ama naçizane tavsiyem şudur ki herhangi bir dizi yayınlanmadan önce hayvanlar üzerinde test edilsin. Sözgelimi, Kurtlar Vadisi dizisi önce kurtlara izlettirilmeliydi. Çıkacak sonuç "böyle kurt yok kardeşim, biz böyle değiliz" şeklinde olacaktı büyük ihtimalle.
Avrupa Yakası ve benzeri sitkomlar da maymunlar üzerinde denenip hayvanlar kahkaha efekti duyduğunda gülmeleri için eğitilmeliydi. (Biz o konuda eğitimliyiz neyse ki. Amerikan kahkahası konulan yerler çok komik (!) [herhalde öyle] ). Gerçi maymunlar gülemiyor galiba... El çırpsın "uhuh uhuh" gibi bi ses çıkarsın en azından.

Diziler yayınlanmadan önce hayvanlar üzerinde denenmediği için bazı insanlar "hayvan" oluyor doğal olarak. (Orası burası kıllanıyor, yolda yürüyenden önünden geçenden kıl kapıyor.) Herkesin algılama ve zeka seviyesi aynı değil ki. Kimi orada  gördüğü üfürükten hayatları gerçek sanıyor.

Bilimadamları ve onların hanım meslektaşlarının ağzına bakacak olursak bunlar mevsim değişikliklerinden kaynaklanabilirmiş. Tedavisi var çok şükür. Bol bol C vitamini (ya da D. Siz işi garantiye alıp ikisinden de alın) almanız, en az 3 litre su içmeniz gerekiyormuş. Şahsen ben özellikle vitamin alayım diye adını tadını bilmediğim şeyleri yiyemiyorum. O kadar suyu da içemem. Eee... n'olcak? Kitap okuyorum, iyi geliyor. Size de tavsiye ederim ama gidip içinizi iyice karartacak şeylerden almayın. Günce 30 cc Yılmaz Erdoğan veya Ferhan Şensoy'u damardan enjekte edebilirsiniz. Reçetesiz satılıyorlar üstelik.

İsterseniz yazıyı burada bitireyim artık... Ama şöyle tumturaklı bir laf etmek lazım di mi? Blogçu kardeşlerim bunu genelde İngilizce bir şarkıdan alıntı yaparak yapıyorlar. Çok hoş duruyor herhalde... İzninizle bi tane de ben sallayayım.

Let your love shine on
For we are the stars in the sky

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

PARA BİRİMİMİZ DEĞİŞMELİDİR (YİNE)

Cuma, Nisan 7, 2006
Hiç merak ettiniz mi; bizim "ulusal" para birimimiz niye liradır? Olayı en baştan alırsak, bir kere lira ne demektir? Türkçe bir kelime olmadığı belli. (Ortaokulda öğretilen büyük-küçük ünlü konusu burada devreye giriyor işte)

Arayıp taradığım kaynaklar İtalyanca bir kelime olduğunu belirtiyor. İtalyanca ne demek derseniz, orada tıkanırım işte. Non posso parlare italiano.

Filhakika (ne demekse bu kelime) örümcek içgüdülerim bunun adamların para birimi liretten kaynaklandığını işaret ediyor. Bir kısım yeni yetme arkadaşımız "ehi ehi.. salağa bak. Bi kere onların para birimi yuro" diye beyanatta bulunabilir. Kendisine saygı duyarım! Cehalet mutluluktur demiş ulu adamlardan biri.

Milattan sonra 2000 yılına kadar Batı Roma imparatorluğunun torunları liret denen bir para birimi kullanır idiler. Uzun yıllar bizim liranın posta koyabildiği nadir paralardandı. Bu İtalyanlar bizim paradan korktukları için 100 liret ve katları şeklinde muhabbetlerini yaparlardı. Sonra kendi aralarında Voltran yaptılar. Almanlar markı, bunlar lireti, birileri frankı filan bıraktı, yuroya yapıştılar vesaire..

Konu koptu gitti durduk yerde. Demek istediğim daha anlamını bile bilmediğimiz ve kimsenin de öğretmediği bir kelimeyi biz niye paramızın üstüne basıyoruz ki? Çok lazımsa mesela HÖTE diye birşey kullanalım. Anlamsızlıksa anlamsızlık kardeşim. En azından bize özel.

Şu paradan altı sıfır atarken YTL muhabbeti yapılacağına para birimimizi de değiştirseydik çok güzel olacaktı ama işte� Yüzyılda bir gelebilecek şans kaçtı elden.
Bakın internetteki alışveriş sitelerine, televizyon reklamlarına, gazete/dergi ilanlarına, mağaza vitrinlerine. Ürün fiyatlarının, taksit bedellerinin yanında ne yazar? Hayır canım YTL filan değil. Başta yazanı soruyorum... Ne yazar�.? Efendim?
Hatırlamıyorsunuz. Doğaldır. Çok cengaver olanlarınız üşenmeyip bazı sitelere girip çıkmıştır herhalde.
Rakamların başında "sadece" yazar. Satış yapan adamlar için ürün fiyatının hiiç önemi yoktur. Onlar için sadece'dir o.
"Müjde müjde müjde... Beklediğiniz cep telefonu geldi. Sadece 1.800 YTL. (Sadece 4 asgari ücret ediyor. O ayrı bir konu)
"Ayda sadece 2500 YTL taksitle ev sahibi olmamanız için hiç bir sebep kalmadı. Göçer Emlak yuvanızı yapmaya hazır"
"Günde sadece 1 lira ile bilgisayar sahibi olacaksınız"
v.s.

Evet bize yakışan, zaten kullanıldığı için kolayca benimsenecek, anlamlı para birimimiz "sadece" olmalıdır. Bu para birimi kullanıma geçtiği zaman kimse yüksek fiyatlara kızıp küfretmeyecektir.

- Kaça abi bu kazak?
- 200 sadece.
- Anan güzel mi kardeşim senin?
- Güzel ama onun fiyatı 1500 sadece.

Sadece... Kimin için ne anlam ettiği önemli. Ayda 200 YTL'ye bulaşıkçılık yapan biri vitrinde veya televizyonda sadece 1800 YTL'ye cep telefonu satıldığını gördüğünde neler hissediyor düşünülüyor mu acaba? Suyun kaç para olduğunu bilmeyenler için tabii ki sudan ucuzdur 1800 YTL.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

SAPLAY İLE DİMEND'İN KESİŞTİĞİ YER

Perşembe, Nisan 6, 2006
Üniversite yıllarındayken rektörlük binasında düzenlenen bir konferansa katılmıştım. Yok, konuşmacı olarak davet edilmemiştim ama fakültenin dört bir yanına asılan afişlerde "tüm öğrencilerimiz davetlidir" yazdığı ve ben de kendimi o tümün bir parçası saydığım için gidip görmeye karar vermiştim.

Sakıp Sabancı da davetliymiş. Öğrenci olmadığı için kendisinin afiş yerine başka bir şekilde davet edilmiş olması kuvvetle muhtemel. 
Geçmiş zaman, ne konferansıydı ve neler anlatıldı konuşuldu hiç hatırlamıyorum ama "süzme bir salağı" görme şansım oldu.
Sakıp Bey konuşmasını bitirdi. Adet olduğu üzere soru kısmına geçildi. Benim açımdan soracak bir soru yok. Adam ısrarla "çalışın, çalışın ,çalışın" dedi. "Ne iş yapmamı tavsiye edersin abi" veya "bu yıl neye para yatırayım" gibi sorularla zamanını çalmaya ne gerek var?
Konferansların adetleri vardır; cep telefonlarının açık tutulması ve dışarıdan yiyecek getirilmesi yasaktır mesela... Ve bazı insanlar vardır; "herkes beni görsün" felsefesi ile söz isteyip anlatılan birşeyi sorarlar.
Genelde bunlara söz verilir. Ha bi de miktofon...

Ben mikrofonu bizim "süzme salağa" bırakıyorum.
Soran varmış gibi önce kendinden bahsetti. Bilmem hangi kolejden mezunmuş, Amerika'da master yapmış falan filan... Adam resmen Sabancı'ya yazılıyordu yaa. Yok, öyle romantik anlamda değil de "baba, şu bendeki kaliteyi görüyor musun. Beni şirketlerinden birinin başına geçir" şeklinde.
Bir süre sustu. Herhalde salondan alkış filan bekledi. "Helaaal... Türkiye seninle gurur duyuyor" gibi. "Adamdan anlamadığımız için" bişey yapmadık. Hayır, biri alkışlamaya başlasa ben hazırdım ama...
Konuşmasının içine hep İngilizce kelimeler serpiştiriyordu. Büyük bir gururla "afedersiniz, Türkçe nasıl deniyor bilemiyorum da" gibi bir laf etti.
Bak bak bak.... İngilizceyi o kadar aşmış ki adam, beyinde yer kalmamış Türkçe kelimeler için. Türkçe nasıl deniyor bilemiyor. Hay maşşallah !
Kendince karizması tavan yapmıştı, üç vakte kadar Sabancı Holding'te idi (!) 
Okuduğun öğrendiğin birşeyi kendi insanına anlatamayacak durumdaysan yazık ki ne yazık.

Üniversitede
Türkçe ve inkılap tarihi hariç derslerimizin hepsi İngilizce idi.
Cumhuriyetin 83. yılında Cumhuriyet'i anlatan bir dersin adının hala Arapça olması ne yazık ve ne ayıp! Türk Dil Kurumu yuroyu avro yapacağım diye uğraşacağına biraz da bununla ilgilenseydi keşke. Bize neyse elalemin yurosundan.

Hocalar dersleri İngilizce anlatırdı. İçlerinde kimileri vardı (ve bunların ünvanı prof idi), garip bir İngilizce telaffuz ederlerdi. Mesela proflardan birinin "sayantifik" dediği şeyin aslında bildiğimiz scientific (sayntifik diye okunur) olduğunu anlayana kadar beynim birkaç saniyelik karmaşa yaşamıştı. Bütün dersin bu şekilde beyin tokatlaması şeklinde geçtiğini söylememe gerek yok artık.
Beyin ingilizce (veya öyle olması varsayılan) bir kelime algıladığı zaman bunu hafızadakilerle karşılaştırıyor.

- Sayantifik... sayantifik... Ne lan bu? Yok öyle bir şey.
- O zaman en benzer kelimeyi çağır.
- Sayntifik var elimizde.

Vize-final günü öğrenciler kantinlerde ve bahçede gruplaşır, grup halinde konuları tekrar ederlerdi. Bunları dinleyen normal bir İngiliz (hiç Türkçe bilmiyor) ve normal bir Türk (hiç İngilizce bilmiyor) vatandaşı olsa inanın hiçbir şey anlamazdı. Ama öğrenciler anlıyordu işte.

- Abi şimdi şöyle oluyo bak... Şurdaki körvü görüyor musun? Bunun adı dimend. Bak burdaki körvün adı da saplay. Saplay ile dimendin kesiştiği yerde pırays oluşuyor. Bu kadar basit işte. (Müsaadenizle Türkçeye çevireyim. Şuradaki eğriyi görüyor musun? Bunun adı talep. Bak buradaki eğrinin adı da arz. Arz ve talebin kesiştiği yerde fiyat oluşuyor)
- Marjinal yutiliti de şöyle bişey abi. Şimdi mesela sen susuzken bi yunit su içtiğin zamanki su ile içtiğin dördüncü yunit sudan aldığın yutilitiler farklı oluyor. Bi de optimum yutiliti var.
- Hat pörsi'it notları var mı arkadaşlar?
- Bana da lecisleyşın lazım.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa

Blogcu.com bir Blogcu LLC hizmetidir.