Üniversite
yıllarındayken rektörlük binasında düzenlenen bir konferansa
katılmıştım. Yok, konuşmacı olarak davet edilmemiştim ama fakültenin
dört bir yanına asılan afişlerde "tüm öğrencilerimiz davetlidir"
yazdığı ve ben de kendimi o tümün bir parçası saydığım için gidip
görmeye karar vermiştim.
Sakıp Sabancı da davetliymiş. Öğrenci
olmadığı için kendisinin afiş yerine başka bir şekilde davet edilmiş
olması kuvvetle muhtemel.
Geçmiş zaman, ne konferansıydı ve neler anlatıldı konuşuldu hiç hatırlamıyorum ama "süzme bir salağı" görme şansım oldu.
Sakıp
Bey konuşmasını bitirdi. Adet olduğu üzere soru kısmına geçildi. Benim
açımdan soracak bir soru yok. Adam ısrarla "çalışın, çalışın ,çalışın"
dedi. "Ne iş yapmamı tavsiye edersin abi" veya "bu yıl neye para
yatırayım" gibi sorularla zamanını çalmaya ne gerek var?
Konferansların
adetleri vardır; cep telefonlarının açık tutulması ve dışarıdan yiyecek
getirilmesi yasaktır mesela... Ve bazı insanlar vardır; "herkes beni
görsün" felsefesi ile söz isteyip anlatılan birşeyi sorarlar.
Genelde bunlara söz verilir. Ha bi de miktofon...
Ben mikrofonu bizim "süzme salağa" bırakıyorum.
Soran
varmış gibi önce kendinden bahsetti. Bilmem hangi kolejden mezunmuş,
Amerika'da master yapmış falan filan... Adam resmen Sabancı'ya
yazılıyordu yaa. Yok, öyle romantik anlamda değil de "baba, şu bendeki
kaliteyi görüyor musun. Beni şirketlerinden birinin başına geçir"
şeklinde.
Bir süre sustu. Herhalde salondan alkış filan bekledi.
"Helaaal... Türkiye seninle gurur duyuyor" gibi. "Adamdan anlamadığımız
için" bişey yapmadık. Hayır, biri alkışlamaya başlasa ben hazırdım
ama...
Konuşmasının içine hep İngilizce kelimeler serpiştiriyordu.
Büyük bir gururla "afedersiniz, Türkçe nasıl deniyor bilemiyorum da"
gibi bir laf etti.
Bak bak bak.... İngilizceyi o kadar aşmış ki
adam, beyinde yer kalmamış Türkçe kelimeler için. Türkçe nasıl deniyor
bilemiyor. Hay maşşallah !
Kendince karizması tavan yapmıştı, üç vakte kadar Sabancı Holding'te idi (!)
Okuduğun öğrendiğin birşeyi kendi insanına anlatamayacak durumdaysan yazık ki ne yazık.
Üniversitede Türkçe ve inkılap tarihi hariç derslerimizin hepsi İngilizce idi.
Cumhuriyetin
83. yılında Cumhuriyet'i anlatan bir dersin adının hala Arapça olması
ne yazık ve ne ayıp! Türk Dil Kurumu yuroyu avro yapacağım diye
uğraşacağına biraz da bununla ilgilenseydi keşke. Bize neyse elalemin
yurosundan.
Hocalar
dersleri İngilizce anlatırdı. İçlerinde kimileri vardı (ve bunların
ünvanı prof idi), garip bir İngilizce telaffuz ederlerdi. Mesela
proflardan birinin "sayantifik" dediği şeyin aslında bildiğimiz
scientific (sayntifik diye okunur) olduğunu anlayana kadar beynim
birkaç saniyelik karmaşa yaşamıştı. Bütün dersin bu şekilde beyin
tokatlaması şeklinde geçtiğini söylememe gerek yok artık.
Beyin ingilizce (veya öyle olması varsayılan) bir kelime algıladığı zaman bunu hafızadakilerle karşılaştırıyor.
- Sayantifik... sayantifik... Ne lan bu? Yok öyle bir şey.
- O zaman en benzer kelimeyi çağır.
- Sayntifik var elimizde.
Vize-final
günü öğrenciler kantinlerde ve bahçede gruplaşır, grup halinde konuları
tekrar ederlerdi. Bunları dinleyen normal bir İngiliz (hiç Türkçe
bilmiyor) ve normal bir Türk (hiç İngilizce bilmiyor) vatandaşı olsa
inanın hiçbir şey anlamazdı. Ama öğrenciler anlıyordu işte.
-
Abi şimdi şöyle oluyo bak... Şurdaki körvü görüyor musun? Bunun adı
dimend. Bak burdaki körvün adı da saplay. Saplay ile dimendin kesiştiği
yerde pırays oluşuyor. Bu kadar basit işte. (Müsaadenizle
Türkçeye çevireyim. Şuradaki eğriyi görüyor musun? Bunun adı talep. Bak
buradaki eğrinin adı da arz. Arz ve talebin kesiştiği yerde fiyat
oluşuyor)
- Marjinal yutiliti de şöyle bişey abi.
Şimdi mesela sen susuzken bi yunit su içtiğin zamanki su ile içtiğin
dördüncü yunit sudan aldığın yutilitiler farklı oluyor. Bi de optimum
yutiliti var.
- Hat pörsi'it notları var mı arkadaşlar?
- Bana da lecisleyşın lazım.